Her yıl Haziran ayında açılan sezon boyunca

Paris’ten bir trene binip, Fransa’nın güneyindeki küçük bir kasabaya doğru yol aldığımda aslında nasıl bir deneyimin içinde olacağımın tam da farkında değildim. Tren istasyonunda bizi karşılayan araç 1,5 saat mesafedeki adrese götürürken, etrafım gittikçe sadeleşmeye ve yaşam izleri daha da azalmaya başladı. Ancak 10-15 haneli ve küçük meydanlı kasabaların sokaklarda kimsecikler bulunmuyordu. Yol gittikçe daha da yabani bir doğaya kavuştuğunda Boisbuchet’ye de varmıştık zaten.

Alışkın olmadığımız bir coğrafyanın ve yaşam alanının içinde bulmuştuk kendimizi. İçinde bir göl ve at çiftliği bulunan bu oldukça geniş arazinin içinde bir şato mimarisi, bir değirmen binası, müştemilat yerleşkesi ve asırlık ağaçlar ilk karşılaştıklarımız oldu. Bahsettiğim ortam söylediğim gibi medeniyetten bir hayli uzakta, telefonun sorunlu çektiği, internetin ise neredeyse sıfıra yakın olduğu bir yer.

2011 yılında, bahsettiğim bu harika yere, Domain de Bousbuchet’ye, buranın kurucusu olan, Alexander von Vegesack’ın davetlisi olarak gittim ve sonraki 7 gün boyunca, içinde yuvarlanıp durduğumuz kentli yaşantısının dışında bir ortamda dünyanın farklı yerlerinden gelen insanlarla birlikte yaratıcı projeler üretmenin, izlemenin, deneyimlemenin keyfine vardım.


29 Aralık 2015|İç Mimari

Bir yorum yaz

  
Thank you. Your message has been sent.